HAZİNEYİ YANLIŞ ADRESTE ARAMA
Bağdat\'ta yaşayan bir adam, zengin bir mirasa konmuştu. Zaman içinde bütün servetini yiyip bitirdi ve fakir düştü. Hâlini Allah\'a arz etti. Gayptan gelen bir ses, Mısır\'a gitmesini ve orada, tarif ettiği adreste bir hazine olduğunu haber verdi.
Adam, bin bir zahmetle Mısır\'a gitti. Kendisine bildirilen adresi buldu. Geceleyin evin etrafında dolanıp dururken bekçi tarafından yakalandı. Bekçi onu hırsız sanarak iyi bir dayak çekti.
Adam feryat figan etti, ama derdini ancak sopa faslından sonra anlatabildi.
Bekçi, adamın anlattıklarını dinledikten sonra kahkahayı bastı ve dedi ki:
\"Ben yıllardır rüyamda, Bağdat\'taki bir adreste define var diye görürüm. Ama hiç de hayale kapılıp yola çıkmadım. Haydi yürü memleketine!\"
Bağdatlı, tarif edilen adresteki evin kendi evi olduğunu anladı. Ve büyük bir sevinçle Bağdat\'a döndü, hazineyi buldu ve rahat etti.
Birçok insanın temel hatası, sahip olduğu zenginliği fark etmemektir. Kimi gençliğinin, kimi sağlığının, kimi dostlarının, kimi de sahip olduğu bilgilerin kıymetini bilmez. Hep dışarıdakilere ve başkalarının elindekilere bakarlar.
ÖLÜM DE GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİLDİR
Hep zahire bakanlar, görüntülere takılıp kalırlar ve tabii ki aldanırlar. Ölümün soğuk zahirine bakanlar da onun gerçek ve sevimli yüzünü göremezler.
Mevlâna bu hususta şu kıssayı anlatır:
“Zalim bir kral, Allah\'a inananları, ateş dolu çukurlara attırıp yaktırmaktadır, inanan bir anne de çocuğuyla birlikte bu çukurların başına getirilir, imanından vazgeçmeyen çocuk, ateş dolu çukura atılır ve sıra, anneye gelir.
“Bu korkunç manzara, anneyi can korkusuna düşürür. Bu korku sebebiyle yüreğinde puta tapma meyli başlar. Ve kararını verir:
“Allah\'ı görünüşte inkâr ederek putlara secde edecek ve kendini bu dehşetli ateşten kurtaracaktır.
“Ancak bu kararı uygulayamaz. Çünkü ateşe atılmış olan, evlâdından şu sözler yankılanır:
“Anneciğim, sen de gel buraya. Korkma! Ben görünüşte ateş içinde isem de aslında hoş bir hâldeyim. Su gibi [serin] görünen bir ateş âleminden çıkıp buraya gel ki ateş gibi görünen bir su göresin. Senden doğacağım zamanı ben ölüm olarak görüyordum. Ve senden ayrılacağım diye pek çok korkuyordum! Ama doğunca, daracık bir zindandan kurtuldum. Havası hoş, rengi güzel bir âleme çıktım.\"
Çocuğunun bu sözleri üzerine anne, kendine gelir ve putlara secde etmekten kurtulur. Hayat gibi görünen bir dünyadan, ölüm gibi görünen bir mutluluğa uçuverir.
OBUR İLE TAMAHKÂR
Mevlâna, \"kimden ne beklememiz\" hususunda bizi bir hikâyeyle şöyle uyarır:
“Zindandaki mahkûmlar arasında çok obur biri vardı. Bu adam bir türlü doymak bilmezdi. Kime ne gelirse gelsin saldırır, herkesin rızkına ortak olurdu.
\"Zindandakiler durumu kadıya şikâyet ettiler:
“Bu adam, sinek gibi, çağrılmadığı hâlde herkesin yemeğine konuyor. Cehennem gibi de bir boğazı var, hiç doymuyor, devamlı \'Daha yok mu?\' diyor!
“Kadı, şikâyet konusunu araştırdı ve neticede şu karara vardı:
“Bu adamı bir deve sırtında halka teşhir edin. Doymaz bir hırsı ve tükenmez bir istinası olduğunu herkese duyurun. Bunu iyi tanımalarını ve bir daha yiyeceklerini kaptırmamalarını ilân edin. Bir daha da hiç kimse benim yanıma, bu beni aldattı, diye gelmesin.\'
“Saf bir adamcağızın devesini alırlar ve oburu bu deveye bindirip halkın içinde gezdirirler. Her dilden adamın durumunu açıklarlar.
“Devenin sahibi olan saf adam da devesinin yanı başında, onlarla beraber gezer. Gece olup da obur adam deveden indirilince, deve sahibi ona dedi ki:
“Sabahtan beri devemin üstündesin. Hadi arpadan vazgeçtim, hiç olmazsa saman parası olarak üç-beş kuruş ver.”
“Obur adam, bu isteğe önce kahkahayla karşılık verdi, sonra da dedi ki:
“Be adam! Ben şu ana kadar niçin dolaştırıldım bilmiyor musun? Senin şuurun nerede? Benim oburluğumu ilân için çalınan davulun sesi, yedi kat göğe vardı. Demek gün boyu beraber olduğumuz hâlde senin kulağına gelmemiş, tamah seni kör ve sağır etmiş. Bırak para istemeyi de al deveni, git işine!”.
Bencil, maddeci ve sömürgeci bir dünyadan adalet ve menfaat bekleyen Müslümanların hâli, saf deveciye benzemiyor mu?
Fakat hırslı oburun açık sözlülüğünü, bu dünyadan işitmek imkânsız gibi...
BAYILTAN KOKU
İnsan bulunduğu ortama alışır, ısınır ve hep öyle yaşamak ister, iyi şartlara da kötü şartlara da alışmak, insana mahsustur. Mevlâna bu hususta, dericilikle meşgul olan birini anlatır.
Deriyi işlemek için o zamanlar köpek pisliği kullanıldığından, adamın burnu zamanla pis kokulara alışmış.
Bu adam bir gün kokucular çarşısına uğramış. Ancak çarşıyı kaplamış olan güzel kokulara dayanamayarak bayılıvermiş.
Çevreden koşup gelenler, ne yaptılarsa onu ayıltamamışlar. Bu haber kardeşine de ulaşmış. Kardeşi koşup gelmiş ve avucunda getirdiği pisliği kimseye göstermeden kardeşine koklatmış. Her zaman alışmış olduğu pis kokuyu duyan baygın adam hemen ayılıp kendine gelmiş...
Bu da gösteriyor ki kötüye ve kötülüğe alışmış olan, iyilikten rahatsız olur.
HERKES KENDİNE LÂYIK VE LÂZIM OLANA BAKAR
Her şeyin bulunduğu kocaman bir şehirde kötü olan kişi, kötüleri bulur, iyi olan da iyileri... Atalarımız, \"Oduncunun gözü omçada olur.\" demişler. Yani her şeye mesleği açısından bakar ve değerlendirmesini ona göre yapar.
İnsan daima iç dünyasına uygun bir arayışa girer dış dünyada. Mevlâna bu hususta şu ilginç misali verir;
“Bir öküz, Bağdat\'a gelir. Şehri baştan başa gezer. Oradaki en lezzetli nimet olarak yalnız kavun karpuz kabuklarını görür. Önüne çıkan otlar ve saman yığınları dikkatini çeker. Çünkü öküzün ve eşeğin seyrine lâyık olan ancak budur,\"
EN ACI YALNIZLIK, ANLAMAYANLARIN ARASINDA OLMAKTIR
“Avcının biri, bir ceylân yakalar. Ceylânı getirip ahırdaki eşeklerin içine bırakır. Eşekler büyük bir zevk ve iştahla karpuz kabuklarını yerken, ceylân onlara hiç yaklaşmaz.
\"Eşekler, kendi keyiflerine katılmadığı için ceylânla alay etmeye başlar.
“Ceylân der ki:
“ Ben çayırlığın arkadaşıyım. Duru sularla, bağlar ve bahçelerle avunur, eğlenirdim. Sümbülü, lâleyi, reyhanı bile binlerce nazla ve istemeyerek yerdim. Fakat koku almayanlar bunları nereden
duyacak? Pisliğe meyleden eşeğe o koku haramdır. Çünkü eşek, yoldan giderken diğer bir eşeğin sidiğini koklar ve ondan hoşlanır! Bu çeşit yaratıklara nasıl misk sunabilirim?”.
Bir insanın da en acı yalnızlığı, aykırı bir ortamda tek kalmasıdır. Kendisini anlamayanlar arasında kalmış peygamberlerin ve velilerin yalnızlığı gibi...
HZ. HÜSEYİN\'E DEĞİL, KENDİNE AĞLA!
Bir adam, bir kısım insanların kendi kendilerine eziyet vererek bağıra çağıra ağlaştığını görür. Yanlarına varıp ne yaptıklarını sorar.
Onlar da “Bugün Hz. Hüseyin\'in Yezid tarafından Kerbelâ\' da şehit edildiği günün yıldönümüdür.
Biz o mübarek Peygamber evlâdının yasını tutuyoruz.\" derler. O arif kişi, onlara şu ibretli açıklamayı yapar: \"Yezid\'in devri nerede kaldı? Siz şimdiye kadar uyuyor muydunuz ki şimdi yas tutuyor, üst başınızı parçalıyorsunuz? Ey uykuya dalanlar! Siz önce kendinize ağlayın! Çünkü bu ağır uyku, çok kötü bir ölümdür. Allah\'a bağlı bir ruh, bu dünya zindanından kurtuldu; neden elbiselerimizi yırtalım, niçin elimizi ısırıp duralım?”.
Dünya, nice garip hâle şahitlik yapmaktadır. Bazen ağlanacak hâlimize gülmekte, bazen de gülünecek hâlimize ağlamaktayız. Bazen de kendileri için ağladıklarımız, bize üzülüp ağlamaktadırlar.
CAMİDEN ÇIKARMAYAN KİM?
Bir bey, hamama gitmek istedi. Seher vakti kölesine seslendi:
\"Sungur, uyan, başını kaldır! Gerekli malzemeyi hazırla da hamama gidelim.\"
Hamama doğru yola çıktılar. O sırada yol üzerindeki bir mescitte sabah ezanı okunuyordu. Sungur ezan sesini duyunca durdu. Çünkü namaza çok düşkündü. Beye dedi ki:
“Ey kuluna iltifat ve ihsanda bulunan beyim! Sen şu dükkânda birazcık otur da ben namazımı kılıvereyim.”
Bey kabul etti, dükkânda oturdu. Namaz kılındı. İmam ve cemaat namazı kılıp dışarıya çıktılar. Sungur ise kuşluk vaktine kadar mescitte kaldı. Beyin sabrı tükendi ve içeriye seslendi:
“Sungur, niçin dışarı çıkmıyorsun?” Sungur, içeriden cevap verdi:
“Efendim, bırakmıyorlar. Birazcık daha sabredin, geleceğim. Beni beklemekte olduğunuzu biliyorum, unutmadım!”
Bey daha sonra tam yedi kere seslendi. Seslendi bekledi, bekledi seslendi. Nihayet Sungur\'un bu cilvesinden usandı. Çünkü her seslenişinde Sungur, “Efendim, dışarı çıkacağım, ama daha bırakmıyorlar.” diyordu.
Bey sesini yükseltti:
“Yahu mescitte kimse kalmadı; seni bırakmayan kim, seni orada kim tutuyor?”
Sungur, beyi susturan şu ilginç cevabı verdi:
“Seni dışarıdan içeriye sokmayan yok mu? İşte, beni de içeriden dışarıya bırakmayan da o. Senin bu tarafa adım atmana müsaade etmeyen, benim de dışarıya adım atmama mâni oluyor.”.
EŞEK GİTTİ!
Hz. Mevlâna, eğlence gibi görülen saza caza, şamataya dikkat çeker. Çünkü balık, bulanık suda avlanır. Bunu bilenler, önce insanların dikkatini müzikle, oyunla, eğlenceyle bir tarafa çekiyorlar,
Sonra da bazen cüzdanlarını, bazen de vicdanlarını boşaltıyorlar.
Bu aldatış, klasik “ Cambaza bak!” yöntemidir. İnsan bütün dikkatiyle ip üstünde yürüyen
cambaza bakarken, yan kesiciler de cepleri yoklamaktadır.
Hem anlamsız taklitçiliği hem de “ eğlence diye sunulan şamata alemini şöyle yerer Mevlana:
Saf bir sofi bir tekkeye misafir olur. Eşeğini ahıra çeker, kendisi de tekkenin bağlısı olan dervişlere katılır.
Tekkedeki fakir dervişler, bu saf sofinin eşeğini satıp parasıyla kendilerine bir ziyafet çekme kararı alırlar. Planladıkları şeyi gerçekleştirirler. Ziyafet sofrasına eşeğin sahibi sofuyu da çağırırlar.
Hep birlikte yiyip, içip sema yaparlar.
Daha sonra da bir çalgıcı, hareketli bir makamdan eşek gitti! eşek gitti! Diye çalıp söylemeye başlar. Oradakilerde bu tempoya katılırlar ve hep bir ağızdan “ Ey oğul eşek gitti, eşek gitti! ”
derler.
Misafir sofi de bu havaya kaptırır kendini. O da “eşek gitti, eşek gitti! ” diye bağırır, güler eğlenir.
Sabah olunca herkes bir tarafa dağılır gider.Sofi de eşyasını toplar ve eşeğine yükleyip yola koyulmak ister. Fakat eşek bağladığı yerde yoktur.
Ama ümidini kırmayıp bekler.
“ Belki de oranın bakıcısı, eşeği sulamaya götürmüştür” diye düşünür.
Hizmetkar gelince heyecanla eşeği sorar. Adam gerçeği açıklar:
“ Dervişlerin hepsi bana hücum etti.Yarı canlı bir halde yere düştüm.Eşeği elimden aldılar, gittiler.
Sen hem bir ciğer parçasını aç kedilerin arasına atıyorsun, hem de onu aramaya çıkıyorsun; bulunur mu?
Saf sofi, hizmetkâra kızdı ve \"öyleyse niçin gelip bana böyle korkunç bir zulme uğradığımı haber vermedin?\" dedi.
O da sofiye şu cevabı verdi:
\"Vallahi kaç kere geldim, sana bu işleri anlatmak istedim; fakat sen de \'Oğul, eşek gitti, eşek gitti!\' deyip duruyordun. Hatta bu nağmeyi hepsinden daha zevkli söylemekteydin. Ben de \'O da durumu biliyor, demek ki bu işe razı, arif bir adam.\' deyip geri döndüm.\"
Saf sofi, büyük bir keder içinde şöyle konuştu:
\"Ne bileyim? Onların hepsi hoş hoş söylüyorlardı. Ben de onların sözünden zevke geldim, onları taklit ettim. Bu taklit beni ele verdi. O taklide 200 kere lanet olsun!\"
Acaba Hz. Mevlâna, televizyon dönemini görse neler söylerdi? Her gün onlarca kanala bakarak eğlendiğini sanan insanların sadece binekleri değil, ruhları, kalpleri, duyguları soyuluyor; maddeleri de manaları da sömürülüyor. Üstelik bu kayıplar, sofinin eşeği gibi görünmüyor, hatta bazen fark bile edilmiyor.
Evet, gerçekten düşünmek gerekiyor: Biz el çırpıp oynarken, çalıp söylerken kimler bizden neler götürüyor?
Kaldı ki biz, aç kediler arasında ciğer gibi de değiliz. Aç kurtlar ve doyumsuz sırtlanlar arasındaki kuzulara benziyoruz. Bari kendi kayıplarımızın türküsünü eğlence sanmayalım.
\"ŞÖHRET, AFETTİR\"
Şöhretin zirvesinde şöhrete sırtını dönen ve asla gururlanmayan Mevlâna, şöyle der:
“Kendini inleyen bir hasta yap, şöhretten kurtulabilmek için.
\"...Şöhretimizin arttığı, insanların bizim ziyaretimize geldiği ve rağbet gösterdiği günden beri dünya afetinden rahat edemiyorum.
\"Nitekim Muhammed Mustafa Hazretleri ne güzel buyurmuştur:
“ Şöhret, afettir. Rahat etmek, şöhretsizliktedir.”
İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır. YENİ AİLESİ.
KAYNAK: Mevlana’ an Öyküler. Sadık Yalsızuçanlar
HAZIRLAYAN: Araştırmacı Biyolog Yaşar YENİ