HER ŞEY CENAB-I HAKKI GÖSTERİR
Mevlâna, bir gün büyük bir vecd ve şevk içinde şu cümleyi tekrarlıyordu:
\"Hiçbir şey görmedim ki Hakkı onda müşahede etmiş olmayayım!\"
Orada bulunan bir derviş dedi ki:
\"Ya Mevlâna!. Yaptığım küstahlık ise de mestin kusuruna bakılmaz. Müsaade buyurursanız bir şey arz edeceğim. Allah için böyle söylemek doğru mudur? Bizim bildiğimiz, Cenab-ı Hak mazruf ve muhat olamaz (Allah sınırlanamaz, kuşatılamaz)\"
Mevlâna hemen şu cevabı verdi:
\"Ey derviş! Evet, sen mestsin, fakat biz de mest-i huş yarız. Söylediğimiz söz doğru olmasaydı söylenmezdi. Eğer zarf, mazrufun gayrı olsaydı o zaman Allah\'a eksiklik atfedilmiş olurdu, bu da itiraza haklılık verirdi.
\"Nitekim âlem-i sıfat, âlem-i zatın zarfı olduğu için ikisi de birdir, ayrı gayrı değildir.
\"Mademki bu iki gözüken hakikatte birdir, o hâlde Allah\'ın iç ve dış çevrelemesinde eksiklik nasıl olur?
\"O, bütün eşyayı çevreleyicidir. Her şeyin ayakta durması, \'Vacibü\'l-Vücut\'un (Varlığı Mecburi Olan\' ın) varlığıyladır.
\"Allah, dâhili de harici de kuşatmıştır. Zarf da mazruf da O\' dur.
\"Nitekim Kur\' an\'da (4/126) şöyle buyrulmuştur:
\'\"O, her şeyi kuşatıcıdır!\'\"
Mevlâna\'nın bu açıklaması, dervişi ikna etti.
Bu açıklama. Sultan Veled\' in bir şiirini hatırlatıyor:
\"Ben bilmez idim, gizli ayan hep sen imişsin. Tenlerde ve canlarda nihan hep sen imişsin. Senden bu cihan İçre nişan ister idim ben. Ahir bunu bildim ki cihan hep sen imişsin.
PEYGAMBER SÜNNETİ, NEFSİ YENMENİN YOLU
Mevlâna, sevenlerinin dikkatini daima Allah\'ın emirlerine ve Güzeller Güzelinin yaşama biçimi olan sünnetine çeker. Efendimizin yaptığı ve tavsiye ettiği her şey, bizim için çok önemli ve hayatidir.
Bu gerçekleri, canlara sunduğu bir sohbette şöyle buyurdu Mevlâna:
\"Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.), Sıddıkı Ekberle birlikte gazaya gitmişlerdi. Bir kaleyi kuşatmışlar, fethetmeye uğraşıyorlardı.
“Kalenin alınması uzadı. Bunun üzerine Sıddıkı Ekber, askere dedi ki:
“İbadetinize dikkat ediniz; farzların ve sünnetlerin en ince noktalarından birini bile kaçırmayasınız!\'
\"Bu ikaz üzerine ashab, düşündüler ve akşam namazı için abdest alırken misvak kullanmayı unuttuklarını hatırladılar.
“Ertesi sabah abdest alırken, misvak kullanmayı ihmal etmediler. Namazdan sonra, Yahudilerin elindeki kaleyi almak için hücuma geçtiler.
“Kuşluk vaktine doğru muvaffak oldular, kaleyi fethettiler.
“işte, bunun gibi istiyorum ki takatiniz oldukça, tam bir itaatle ibadete koyulun. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetlerinden en ince bir noktayı bile ihmal etmeyin ki zahirde olduğu gibi barında da nefsi emmare kalesini zapt edebilesiniz.”
İBADETSİZ OLMAZ
İbadet, Allah ile kurduğumuz bir sevgi iletişimidir. Bu iletişim biz insanlar için vazgeçilemez bir güzelliktir. Sadece biz insanlar değil, Mevlâna\'ya göre canlı cansız bütün varlıklar, kendi hususî dilleriyle Allah\'ı anar:
“Namazla meşgul olan her kulun, gayb âleminden istediği her şey hâsıl olur. Gökte uçan kuşların, yerde otlayan hayvanların tuzağa düşmelerinin sebebi, tespihi (Allah\'ı anmayı) terk etmeleridir.
“Uçan kuşlar, dam üzerinden ibadetlerini yapmadan geçtikleri için bir tuzağa düşüp yakalanırlar.”
Mevlâna, namazın, özellikle de secdenin önemine dikkatimizi çeker. Çünkü en önemli ibadet olan namazın da en önemli bölümü, secdedir. Secde, en kıymetli organımız ve bizi belirleyen yanımız olan başımızı Allah\'ın huzurunda yerlere koymak demektir. Bu hareket, Allah\'tan başka hiç kimseye yapmayacağımız bir şeydir.
\"Bizim Allah\'ımız, \'Secde et ki Allah\'ın yakınlarından olasın.\' (Kur\' an, 96/19) buyurmuştur.
“Bedenlerimizin secdesi, ruhlarımızın Hakka yaklaşmasına sebep olur. Eğer bu viran hapishaneden kurtulmak isterseniz, \'Dosta isyan edici olmayın; secde edin, yakınlarından olun.”
ALTI YERDE DÜNYA SÖZÜ OLMAZ
Mevlâna, altı yerde dünya sözüyle meşgul olmanın, 30 yıllık kulluğu heder edeceğini söyler. İşte, \"Dünya sözü olmamalı.\" dediği altı yer:
\"Mescit, ilim meclisi, cenaze merasimi, mezarlık, ezan vakti ve Kur\' an okunurken..”.
TÖVBEYE GETİREN GÜNAH, GURUR VEREN İBADETTEN DAHA İYİ
İnsan, yaptığı kulluktan dolayı gurura kapılabilir mi? Yaptığı iyilikleri övünç konusu hâline getiren, hatta bunu başa kakmaya kadar vardıran zihniyet, hoşumuza gider mi?
Aslında yaptığımız ibadetlere Allah\'ın ihtiyacı yoktur; kendi ihtiyacımız için ibadet ederiz. Kendi faydamız için yaptığımız bir işle övünmek, gurura kapılmak ve nefsimize güvenmek, özelliklerimizi abartıp yüceltmek, akıllıca bir şey midir?
Eğer yaptığımız ibadetten gurur, benlik ve bencillik çıkıyorsa o ibadeti yapmamak daha iyidir. Çünkü gerçekten kulluk yapmışsak, ondan daima tevazu, mahviyet ve alçak gönüllülük doğar.
Bir gün Mevlâna\'nın yanında, bir kişi hakkında konuşuluyordu. Onun günahsız birisi olduğundan bahsedilince Mevlâna, \"Keşke yapsaydı da geçseydi!\" dedi.
Mevlâna\'nın istediği insan, nefsine güvenen, varlığına bel bağlayan, benliğini gören değil, \"günahından dolayı eriyen\" İnsandı.
İşte bu sebeple \"Günahta taat gizlidir.\" derdi. Kusurunu ve günahını bilmenin verdiği yanıklık ve eziklik ile \"Allah\" diyen, dilden değil, gönülden söyler.
Bu sebeple Mevlâna, \"Gel, gel, gel!,.. Ne olursan ol, gel.\" diye, tövbesini yüz kere bozmuş olanları da çağırırken, onlardan çok sağlam, çok engin, çok derin müminler çıkacağını bilmekteydi.
Kendini \"günahsız\" bilmek tehlikelidir. Çünkü günahsızlık düşüncesi, kendini beğenmişliğe dönüşerek maneviyat yolunu kesebilir.
Hep kendi iyiliklerini, ibadetlerini, hayırlarını görmek, zamanla Allah\'ı görmeye engel teşkil edebilir; zira daima ibadeti, taati, fazileti görmek, İnsanda bir varlık duygusu uyandırır.
Hâlbuki kusurunu, eksikliğini, günahını görmek, insanı kendi gözünde küçültür; acizlik, fakirlik hissi uyandırır.
Mevlâna\'nın istediği ve sevdiği de bu hislerdi: İnsanın yokluğunu, hiçliğini, zayıflığını görmesi, bilmesi...
Bu hususa o kadar önem verir ki insanın kendinde bir varlık görerek benlikle yaptığı tövbenin, günahtan beter olduğunu dahi söyler:
\"Ey haberleri haber verenden habersiz olan! Senin tövben, günahından beter!\"
DÜNYA VE AHİRETİN MİSALİ
\"Anne karnındaki çocuğa biri deseydi ki: \'Dışarıda pek düzgün, pek hoş bir dünya var. Enine boyuna geniş, kutlu yeryüzü var. Orada nice nimetler, nice sayısız yiyecekler var. Dağlar denizler, çöller bostanlar, bağlar bahçeler, çayırlıklar çimenlikler var. Çok yüksek ve ışıklarla dolu aydınlık bir gökyüzü, güneş/ ay, yıldızlar ve Süha yıldızı var; güneyden kuzeyden, doğudan batıdan rüzgârlar esiyor. Bağlar bahçeler, gelinler gibi süslenmiş; sanki düğünler yapılıyor. Dünyanın şaşılacak güzellikleri, acayip hâlleri dille anlatılamaz ki... Sen ana rahminde, o karanlık yerde, sıkıntılar, mihnetler içindesin. Ey çocuk! Sen o daracık işkence yerinde çarmıha gerilmiş, kan emmektesin.
Hapse düşmüşsün; pislikler, eziyetler içindesin.\'
“Çocuk kendi hâline bakar, durumu gereği bir şikâyette bulunmaz ve söylenen bu sözleri inkâr eder, bu haberlere inanmazdı. \'Bu söylenen sözler, olmayacak şeylerdir. Siz beni kandırıyorsunuz!\' derdi. Çünkü kör bir kimse de dünyanın bu kadar\' süslü ve güzel olduğundan habersizdir.
“O körün ya da ana rahmindeki çocuğun anlayışı, anlatılana benzer bir şey göremediği İçin inkâra sapıyordu. Böyle şeyler olacağına akıl erdiremiyordu.
“Nasıl ki ana karnındaki çocuk, o pis kokulu iğrenç yerde içtiği kana tamah eder de tamahı ona bu dünyaya ait sözleri duyurmaz, onu bu dünyanın sözlerine karşı perde ardında bırakır. Sen de ey zavallı insan, bu dünyanın güzelliğine tamah etmektesin de bu tamah, o sonsuz âlemin, o mana âleminin güzelliğine perde oluyor.”
GAZAP VE ŞEHVET
Bir hükümdar, gönül sultanlarından birine, “Dile benden ne dilersen!” diye böbürlenir. O mana sultanı, çok ibretli şu karşılığı verir:
“Senden ne dileyebilirim ki?... Zira benim iki aşağılık kölem var; onlar sana hâkim ve efendi olmuşlardır!”
Hükümdar, biraz hiddet ve biraz da şaşkınlıkla bakakalmış... Gönül sultanı, dünya sultanına hâkim olan iki kölesini şöyle açıklamış;
“Biri gazap [öfke], diğeri de şehvet!..”
Bu iki özellik, ya insana hâkim olur ya da mahkûm olur. Eğer insana hâkim olursa, onu kral ise de köle hâline getirir. Bu iki hususa hâkim olan köle ise aslında sultandır.
Bu duygularımızın efendisi miyiz, kölesi mi? Biz onlara mı hükmediyoruz, onlar bize mi?
KİMLİĞİNİ TANI, KİŞİLİĞİNİ UNUTMA
Mevlâna, bulunduğu yer ve konum itibarıyla kimlik ve kişiliğini unutanlara harika bir misal verir: Kuluçkaya yatmış bir tavuğun altına kaz yumurtaları konur. Günü gelince tavuğun altındaki yumurtalardan kaz yavruları çıkar. Ancak anneleri tavuk olunca, onlar da kendilerini onun civcivi sanırlar ve öyle davranmaya başlarlar.
Oysaki tavuk yavrularıyla aralarında çok büyük farklar vardır.
Tavuk yavruları yerde yürür, ancak kısacık bir mesafeyi de uçabilirler. Kazlar ise yerde yürür, havada uçar, suda yüzerler. Bu özelliklerine rağmen tavuklara benzemeye çalışan kazlara Mevlâna şöyle seslenir:
“Senin anan, hakikat deryasının kazıdır. Kalbindeki denize olan meyil ve tabiat, sana annenden gelmiştir.
“Eğer dadı seni sudan korkutursa, sen korkma ve deniz tarafına koş!
“Sen hem kuğuda, hem yaşta [hem karada, hem denizde] yaşayabilirsin. Tavuk gibi, kokmuş kümesli değilsin!”
İnsan da kendisini dünyalı sanıyor; sadece bu dünya kümesinde bir süre yaşayacağını düşünüyor. Hâlbuki günah ve gaflet ağırlıklarını atıp, manevî kanatlarını açıp Cennet\'e uçmak üzere yaratıldı.
İnsan, yaratılış gayesini unutmamalı, kendisini sadece bu dünyaya mahsus herhangi bir varlık sanmamalıdır.
İşte bu yanılgı, kimlik ve kişiliğini yitirmenin en acı örneğidir.
Mevlâna, bu husustaki uyarısını şöyle yapar:
“Zavallı insan, kendisini lâyıkıyla tanıyamadı. Fazilet âleminden geldi de bu noksan âlemine düştü.
“İnsan kendini ucuza sattı. Atlastı; nefsini bir hırkaya yamadı gitti!”
İnsan bu dünyaya, ebedî bir mutluluk yurdu olan Cennet\'i kazanmak için gelmiştir. Ancak imtihan yeri olan dünyanın güzelliklerine takılıp kalınca, yatırımını isabetsiz yapmış olur, Mevlâna\'nın deyimiyle \"kendini ucuza satar.\"
GÖRÜNÜŞE ALDANMAK
Görünüşe aldanmak, inançsızlığın bir sonucudur. Rabbimiz de \"Onlar dünya hayatından bir dış görünüş bilirler.\" (Kur’ an, 30/7) buyurur.
Zahire, yani görünüşe aldananların ilki, Seylan\'dır. \"Hz. Âdem üstü çamurla sıvanmış bir inci, bir mücevher iken, onu toprak olarak görmüştür.\"
İşin iç yüzünü ve gerçeğini tam olarak bilen ancak Rabbimizdir. Melekler bile bazen görünüşe takılıp kalabilirler.
Mevlâna, bu gerçeği şu misalle açıklar: \"Allahü Tealâ, Azrail\'e sordu: \'\"Kimin ruhunu almak sana en zor geldi?\' \"Azrail de şu cevabı verdi:
\"\'Ey Rabbim, bir gemide yolculuk yapanların canlarını almamı istemiştin. O gemide bir anne ile küçük yavrusu da vardı. Annenin canını al, çocuğu bırak, buyurmuştun. İşte o çocuğu annesinden ayırmak bana zor gelmişti!\'
\"Cenabı Hak buyurur ki: \'Biliyor musun o çocuğun sonu ne oldu? Nemrud oldu da İbrahim i yakmaya kalkıştı!\'\"
Sırf görünüşe bakıp da aldananlar, Kur\' an\'ı da Peygamber Efendimizin sözü sandılar. Mevlâna böyle düşünenleri şöyle uyarır:
\"Kur\' an, Peygamberin dilinden duyulmakla birlikte her kim Onu Hak söylemedi, derse o kişi kâfirdir!\"
İnsanları değerlendirirken de ölçümüz dış görünüş olmamalıdır. Aksi halde, Nasrettin Hocanın
Ye kürküm, ye\" fıkrası hep geçerli, olur. İnsanın değeri, giydiğinde, bindiğinde, yediğinde, içtiğinde ve sahiplendiklerinde değildir. Mevlâna bu yanlışlıktan dertlidir:
\"Esire \'padişah\' adını takarlar. Kutsuz kişiye kutlu adını verirler. Bu durum, tersine çakılmış at nalları gibi, insanları aldatır.
Atın ayağına ters çakılmış nallarlar, gidiş istikametini de tersi ne gösterip görenleri yanıltacaktır.
İnsanların hep görüntüye bakmaları, bazen Allah dostlarının işine yaramıştı. Gerçek kimliklerini gizlemek ve insanlar tarafından tanınmak istemeyen bu büyükler, herhangi biri gibi giymiş
yemiş, içmiş ve hiçbir ayrıcalıklı durum göstermeyerek halkın içme karışmışlardır. Bu sebeple şair şöyle der:
\"Harabat ehlini hor görme şakirt Hazineye malik nice viraneler vardır \"
Mevlâna da tevazuu tavsiye eder:
\"Meşhur olanın başına, kırbadan su dökülür gibi, göz değmeler, kızgınlıklar ve kıskançlıklar boşanır.
*** *** *** ***
\"Tane gibi olursan seni kuşlar toplar, gonca gibi olursan seni çocuklar yolar.
\"Taneni sakla, bütünüyle uzak görün. Goncanı gizle, damda bitmiş ot gibi ol.
\"Hasetçi hırsızın elinden kurtulsun diye isle karartılmış ne kadar altın vardır...\"
*** *** *** ***
Bu görülen dünyaya takılıp da görülmeyen ahireti unutanlar, \"gölge avcıları\"dır. Mevlâna, gölge avcılarını şöyle anlatır:
\"Bir kuş yüksekten uçar. Gölgesi de toprak üstünde kuş gibi uçar. Ahmağın biri de o gölgeyi avlamak ister.
\"Koşar, koşar, takati kesilir... Kuşun gölgesine ok ata ata, ok torbasını da boşaltır.\"
Hâlbuki gölgesi yerine kuşun kendisine yönelmek gerekir. Bu dünya da ahiret âlemine göre bir gölgedir. Bütün gücünü bu dünyaya harcayanlar da gölge avcıları,..
Mevlâna, gölge avcılarını şöyle uyarır:
\"Ne vakte kadar testinin üstündeki nakışlara âşık olup kalacaksın? Nakıştan vazgeç de testinin içindeki suyu ara. Eğer akıllı bir adamsan, sedeften inciyi al!\"
Mevlâna, bu dünyayı, gerçek âlemin bir yansımasından ibaret görür ve, \"Bu dünyanın güzelliklerine takılıp kalma! Daha da önemlisi, hepsinin sahibi ve yaratıcısı Yüce Allah\'a gönlünü bağla!\" der.
İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır. YENİ AİLESİ.
KAYNAK: Mevlana’ an Öyküler. Sadık Yalsızuçanlar
HAZIRLAYAN: Araştırmacı Biyolog Yaşar YENİ