Ahlâkı güzel müslümanın özelliklerinden biri de iyiliği inkâr etmeyip karşılığını vermesidir. Ona
teşekkür eder unutmaz. Ve şu hadisle amel eder:
“Kendisine iyilik edilen kimse o iyiliğe mukabelede bulunsun.” (Ebü Davud, Tirmizî).
“Kim Allah için size sığınırsa onu himaye ediniz. Size bir iyilik yapana mukabelede bulunun.”
(Ebû Davud, Nesei, -Ahmed).
İyiliğe teşekkür bu dinin teşvik ettiği müslümanın bir borcudur. Yoksa arzu ve isteklerin hakim
olduğu, menfaat ve maslahat icabı yapılan iki yüzlülük değildir.
İyilik yapan teşekkürü hak etmiştir. Gözlenen menfaat onun elinde gerçekleşmese ele kalpten gelen bir istek ile teşekküre hak kazanmıştır. İslâm Müslümanlar dan bunu istemektedir.
İslâm bu güzel ahlâkı topluma yerleştirmek için insanlara teşekkürü Allah\'a şükür ile birlikte zikretmiş ve insanlara çok teşekkür edenleri Allah\'a en çok şükreden kullar olarak kabul etmiştir:
“Allah tebareke ve teâlâya en çok şükreden insan, insanlara en çok teşekkür edendir.” (Ahmed Taberani).
Hatta insanlara yaptıkları iyilikten dolayı teşekkür etmedikçe Allah\'a şükrün de tam olarak tahakkuk etmeyeceğini açıklamıştır. İnsanlara iyiliklerine karşı teşekkür edemeyen kimsenin Allah şükrünü kabul etmez, iyilik yapanın gönlünü almak için ona bir kelime söylemeyen
Allah\'a ne kadar şükrettiğini söylese de hakkıyla şükredemez. Çünkü iyiliği inkâr etmiş ve teşekkürde bulunmamıştır. Nefislerdeki iyilik pınarlarının kuruması için çalışmıştır. Bu hususta Resulûllah (sav):
“İnsanlara teşekkür etmeyen Allah\'a da şükredemez.» (Buhari , Edebül müfred).
Çünkü iyilik yapana teşekkür onu iyiliğe teşvik etmektir. Aynı zamanda insanı iyiliği takdir ve itiraf etmesine alıştırır. Böylece de toplumda fertler arasındaki sevgi bağları kuvvetlenir. Kalpler sevgiye açılır. Nefisler hayır işlemeye yönelir. Bu da İslâm\'ın toplumda kökleştirmek istediği bir ameldir.
İnsanlarla iyi geçinir ve onların ezasına katlanır:
Amel eden ideal sağlıklı Müslüman insanlarla kaynaşır ve onların rahatsızlıklarına tahammül eder. Çünkü o bir dava ( insanların hayırlısı insanlara faydalı olandır) sahibidir, bir görevin öncüsü ve davetin temsilcisidir.
Bu görevleri üstlenen kimsenin davası uğrunda kendini fedakârlıklara alıştırması lâzımdır.
İnsanlara faydalı olmayı isterken birlikte gelen zorluklara katlanmayı bilmelidir. İnsanların ani karşı çıkışlarına, kötü muamelelerine, zan ve düşüncelerinin fesadına, tabiatlarının cefasına,
uyuşukluklarına, şöhret ve menfaat peşinde koşmalarına ve buna benzer insanların hayırlısı olmayı zorlayacak basitliklere müslümanın kendini hazırlayıp sabretmesi gerekir. Çünkü birçokları bir ümitsizlik anında sıkıntı ve güçlüklerle karşılaşınca insanlardan uzaklaşıp inzivaya çekiliyor.
Bu sebepten hadis-i şerifler, müminlerin azimlerini kuvvetlendirir mahiyette, onların kalplerini azimlendirip ayaklarını sağlamlaştırıyor. Dikenli ve uzun insanlara faydalı olmaya davet yolunda sabredenlerin sabretmeyenlerden daha hayırlı olduğunu ilân ediyor:
“İnsanlara karışıp onların ezasına sabredenler, insanlara karışmayıp ezalarına sabretmeyenden daha hayırlıdır.”. (Buharı, Edebül müfred).
Resulûllah (sav) ve ondan önceki peygamberler insanların anlayışsızlıklarına ve basitliklerine
sabrederlerdi. Davetçilerin, sabrı tükenip göğüsleri sıkıldıkça, Peygamberimizin sabrını gösteren örneklere ihtiyaçları artar.
O büyük sabır örneklerinden birisi Buharı ve Müslim\'in rivayet ettiği şu haberdir: Peygamber (sav) bir gün her zaman yaptığı gibi bir taksim yaptı. Ensar\'dan biri:
- Vallahi bu taksimat Allah azze ve cellenin rızasına uygun değil, dedi. Bu zalim söz Resulûllah\'ın kulağına gidince çok üzüldü. Yüzünün rengi değişti ve gazaplandı. Sonra da:
“Musa ondan daha ağır eziyet gördü yine de sabretti,” buyurdu.
Bu kelimelerle Resulü Ekrem\'in hiddeti dindi, öfkesi gitti ve affedici ve hoşgörü sahibi yüce peygamber sakinleşti.
Bu özellik her yer ve her zamanda peygamber ve sadık davetçilerin özelliği olmuştur. İnsanların eziyet ve dedikodularına sabır... Onsuz davet sürmez ve davetci düşünülemez.
Bilinçli, ideal sağlıklı ve akıllı Müslüman insanları kendine ısındırmayı, onları idare etmeyi ve şerlerinden korunmayı bilir. Eğer karşısındakiler sefih kimselerden iseler Müslüman akıllıdır, insanlarla geçinmesini ve onlarla konuşmasını çok iyi bilir. Kimse ondan bir kabalık hissetmez. Onda bir sertlik ve kabalık göremez. Nebi (sav)\'in takip ettiği yol da budur.
Ebû Derda şöyle derdi: «Biz bazı insanların yüzüne güleriz ama, kalbimiz onlara lanet etmektedir.\" (Buhari).
İnsanlar daima davetçinin mizacına ve istekleri ne uygun olmaz. Bilâkis içlerinde davetçinin
arzuladığının tam tersine olanlar vardır. Bunun için de davetçi bu tip insanlardan karşılaşacağı şeylere karşı sabretmelidir. Onlarla muamelesinde mutlaka nazik olmalı ve davet ettiği faydalı amellere onları celb edebilmek için nezaketi elden bırakmamalıdır.
İnsanları sevindirir:
Dinînin hidayetiyle aydınlanmış bilinçli, ideal, sağlıklı Müslüman bulunduğu yerde sevinç dağıtmaya, oradakiler arasında sevgiyi yerleştirmeye çalışmalıdır. Allah\'ın mubah kıldığı ölçüde insanları sevindirmek İslâm\'ın istediği, meşru kıldığı ve teşvik ettiği bir şeydir. İslâm toplulukları ve Müslümanların yaşadığı havanın sevgi ile dolması, sevinç rüzgârlarının esmesi için İslâm bunu meşru kılmıştır. Bunun için Müslümanları sevindirenlere mükafat olarak da Allah kıyamet günü onu daha fazla sevindirecektir:
“Müslüman kardeşini, Allah\'ın rızasına uygun bir şeyle sevindirerek karşılarsa onu da Allah kıyamet günü sevindirir.” (Taberani).
Müslümanın kardeşlerine götüreceği nice helâl sevinçler vardır. Güzel söz, tatlı yüz, ferahlatıcı müjde, teselli edici yakınlık, samimi ziyaret ve sadık dostluk gibi kalbleri muhabbete açacak, hile, kin ve nefrete kapatacak nice yollar vardır. Bu yüzden de müslümanın terbiyesi onu Allah\'a yaklaştıracak ve insanlara sevdirecek salih ameller çerçevesinde olmalıdır.
Hayra delalet eder:
Hayra delalet eden sadık, ideal sağlıklı ve muttaki müslümanın alâmetlerinden, işleyeceği salih amellerden birisi de, hayrı kimseden saklamaması, insanların menfaati olan şeyi gizlememesidir.
Zira dini ona hayra delâlet edenin hayrı işlemiş gibi sevap alacağını öğretmiştir:
“Hayra delâlet eden kimseye onu yapanın ecri gibi ecir vardır.”. (Müslim, Ebû Davud, Tirmizi).
Böyle olduğu için Müslüman hayrı kendisine has kılmayacaktır. Çünkü hayrı yapmak ta göstermek te aynıdır. Gösteren de yapanın sevabını alacaktır. Bunda da toplumda hayrı yaymak gibi yüksek bir fayda vardır.
Gösteriş, iftihar gibi nefsi afetler toplumdan nice hayırları engellemiştir. Çünkü bu tür ahlâka sahip kimseler hayrı sadece kendileri yapmak istemişler ama şartları müsait olmadığı için o hayır fırsatı yapılamamıştır.
İnsanların menfaatleri atıl kalmış, toplumlar, bazı şahısların ellerinde olan bu hayrı kendilerine sakladıkları için bu hayırdan mahrum bırakılmıştır. Bu şahıslar kendilerine bir fırsat doğmasını beklemişler bu fırsatı bulamayıp ölünce de o hayır kendileriyle birlikte mezara gitmiştir. Rabbi\'nin mükafat ve rızasını gözeten Müslüman bu tür afetlerden uzak olmalıdır.
Kolaylaştırıcıdır zorlaştırıcı değil:
Bilinçli, ideal, sağlıklı ve takva sahibi Müslüman kolaylaştırıcıdır. Zorlaştırmayı bilmez. Çünkü müslümanların meziyeti her işte kolaylıktır. Allah\'ın kulları için razı olduğu da budur:
(“Allah sizin için kolaylık murad eder. Size zorluğu murad etmez.”) (Bakara: 185).
Hadis-i şerifler de kolaylaştırmayı teşvik, zorlaştırmayı nehiy etmiştir:
“Öğretiniz, kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Biriniz hiddetlendiğinde sussun.”
(Buharı, Edebül müfred).
İşleri zorlaştırmaya, kalbinde eğrilik, tabiatında hiddet ve terbiyesinde noksanlık olan kimselerden başkası yaklaşmaz. İslâm terbiyesiyle edeplenmiş biri zorlaştırmayı bilmez,
işleri engellemeye ve insanların menfaatlerine halel getirmeye çalışmaz. Bunları yaparken de Hz. Aişe (ra)\'ın Resulûllah\'ı anlatan şu hadisini unutmaz ve ona tabi olur:
“Resulûllah (sav) iki şey arasında serbest bırakılınca, günah değilse kolayını tercih ederdi. Eğer onda bir günah varsa ondan en fazla o kaçardı. Resulûllah (sav) Allah\'ın haram kıldığı şeyler çiğnenince Allah için intikam almanın dışında, kendisi için asla intikam almamıştır.”. (Müttefakun aleyh).
Bu görüş Peygamber (sav)\'in insanların zayıflığını, kabiliyetlerinin değişik olmasını dikkate aldığını gösteriyor. Sünneti- Seniyye kolaylaştırmayı meşru ve helâl işler çerçevesi içine almış ve müslümanlara sünnet kılmıştır ki müslümanlar zorluğun nefislere olan ağırlığından kurtulsun.
Her durumda adaleti gözetir;
Bilinçli, ideal, sağlıklı ve akıllı Müslüman hükmünde adildir. Zulmetmez ve Haktan ayrılmaz. Şartlar ne olursa olsun adaleti gözetmek ve zulümden kaçmak onun inancının özünü teşkil eder. Çünkü Kur\'an ve Hadisler ruhsata ve içtihada mecal bırakmayacak şekilde adaleti emreder mahiyyettedir:
“Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa: 58).
Bu adalet anlayışı, aşırı sevgi veya nefret gibi duygulardan, akrabalık gibi bağlardan etkilenmeyecek kadar hassas bir ölçüye sahiptir.
“Ey inananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahitler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Adil olun bu Allah\'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Doğrusu Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide: 8) .
(“Konuştuğunuzda, -akraba bile olsa- sözünüzde adil olun.”) (Enam: 152).
Üsame, Mahzumi isimli kadın için şefaat istemeye geldiğinde, Resulûllah (sav) adalet hakkında en güzel örneği vermiştir. Kadının elini kesmeye azmetmiş ve ona
“Allah\'ın cezalarından birine mi şefaat ediyorsun. Üsame, vallahi Muhammed\'in kızı Fatma bile çalsaydı onun da elini keserdim.”.
Şüphesiz bu adalet umumi bir adalettir. Büyüğe küçüğe, emire ve halka, müslümana ve gayr-i
müslime aynı şekilde uygulanır.
İslâm tarihi hak ve adaletin hüküm sürdüğünü gösteren bu tür pek çok hadiselerle doludur.
Bu yüzden ideal, sağlıklı, Müslüman sözünde ve işlerinde adaletli olmalıdır. Çünkü hak, kültürünün derinliklerinde bulunmakta; adalet, toplumunun kökleşmiş malı, insaf ise inancında mukaddestir.
Zulmetmez:
İdeal, sağlıklı, bilinçli Müslüman adalete bağlılığı oranında zulümden de uzaktır. Çünkü zulüm zalimlerin içinde yuvarlandığı bir karanlıktır. Hadis-i şerif söyle açıklıyor bunu:
“Zulümden sakının. Çünkü kıyamet günü karanlıktır.” (Buhari, Müslim).
Şu hadis-i kutside tevile mahal bırakmayacak şekilde yasaklanması ne güzeldir:
“Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım. Aranızda da haram kıldım. Birbirinize
zulmetmeyiniz.” (Müslim).
Zulüm, Allah\'ın kendine haram kıldığı bir şeydir. Yaratıcı, her şeyin sahibi, Aziz, Cebbar ve
Mütekebbir olan Allah kendine zulmü haram kılmış ve kulları arasında da yasaklamıştır. Bundan sonra dininin ipine sarılmış bir Müslüman dan zulüm sadır olabilir mi?
İdeal, sağlıklı, bilinçli Müslüman şartlar ve durum ne olursa olsun zulmetmez. Resulûllah (sav) müslümanın sıfatlarını haber verirken bunu da vurgulayarak belirtmiştir:
“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve onu yalnız başına bırakmaz. Kardeşinin ihtiyacını görenin ihtiyacını da Allah görür. Bir müslümanın dünya
üzüntülerinden birini giderenin Allah da kıyamet gününün üzüntülerini giderir. Kim bir müslümanın ayıbını örterse Allah da onun günahlarını kıyamet günü örter.” (Buhari).
Resulûllah, müslümanın müslümana zulmetmesini yasaklamakla kalmamış onu yalnız başına
bırakmasını, ona yardım etmemesini de yasaklamıştır. Çünkü ona yardım etmemek te zulümdür. Bundan sonra da onun ihtiyaçlarını gidermeye, üzüntülerini giderip ayıbını örtmeye teşvik etmiştir. Sanki bunları emrederken bunların terk edilmesini zulüm ve kardeşlik hakkının çiğnenmesine işaret etmiştir.
Şerefli işlere taliptir:
İdeal, sağlıklı, bilinçli Müslüman bütün sosyal ilişkilerinde daima şerefli işlere talip olur. Bu ilişkilerini basit ve hasis menfaatler üzerine bina etmez. Çünkü müslümanın basit işlerle uğraşacak vakti yoktur. Küçük hedeflere ve basit gayelere ayıracak vakti yoktur. O, kitaptan aldığı terbiye ile ciddiyeti sever, yılışıklıktan hoşlanmaz. Daima yükselmeyi ister, düşmekten ve inmekten nefret eder. Bu ise Allah\'ın kullarında görmek istediği hasletlerdendir. Resulûllah (sav) bu konuda buyuruyor ki:
“Allah cömerttir, cömertleri sever. İşlerin şereflisini sever, hakirinden hoşlanmaz.” (Taberani).
Konuşurken zorlanmaz:
İdeal, sağlıklı Müslüman konuşurken fazla derinlere dalmaz vs gösteriş için kendini konuşmaya zorlamaz. Zorla konuşmak ve gevezelik Müslüman ahlâkından değildir. Bu iki özellik bütün düşüncesi gösteriş yapmak, insanların kendine bakmasını sağlamak isteyenlerin özelliğidir. Bu yüzden Resulûllah (sav) kendini zorlayarak konuşanlara şiddetle mukabelede bulunmuştur. Aynı şekilde Ebû Bekir ve Ömer (ra) da böyle konuşanları şiddetle karşılamıştır. Abdullah b. Mes\' ud:
“Kendinden başka ilâh olmayan (Allah)\'a yemin ederim ki, kendini zorlayarak boğazından
konuşanlara Resulûllah (sav)\'den daha şiddetli davrananı görmedim. Ondan sonra da Ebu Bekir\'den daha şiddetlisine rastlamadım. Ve zannediyorum Ömer o kimselerin yeryüzünde en çok korktuklarıydı.” (Ebû Yala, Taberanî).
Kimsenin başına gelen kötülüğe sevinmez:
İdeal, sağlıklı Müslüman, kimseyi ayıplamaz ve diğer insanların başlarına gelenden dolayı da sevinmez. Çünkü kötülüğe sevinmek çok aşağılık bir meziyettir, îslâm onu yasaklamış ve bu kötü meziyete müptelâ olmaktan sakındırmıştır:
“Kardeşinin başına gelen kötülüğe sevinme. Allah ona acır da seni (o kötülüğe) müptelâ edebilir.” (Tirmizi).
Ruhu, İslâm şerbeti içmiş ideal, sağlıklı, bilinçli Müslümanın gönlünde dostun başına gelen fenalığa sevinmek yoktur. Tam tersine onun yardımına koşar, acır, acısını hafifletmeye çalışır ve ona merhamet eder. Başkalarının başına gelen kötülüğe sevinmek İslâm ruhundan uzak intikam hırsıyla yetiştirilmiş hasta nefislerin işidir.
İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır. YENİ AİLESİ.
KAYNAK: Kur’ an ve Sünnette Müslümanın Şahsiyeti- Prof. Dr. M.Ali HAŞİMİ
HAZIRLAYAN: ARAŞTIRMACI BİYOLOG YAŞAR YENİ