YUVA
O da bir ağaçtı ormanın bir yerinde... Bütün ağaçlar gibi... O da gelen her ilkbaharla birlikte yemyeşil yaprakları ile coşarak muhabbet dolu şarkılar söylüyor; o da her yaz, gölgesine sığınmış insanların yüreklerini, serin bir huzurla dolduruyordu. Hiç kızmıyordu gövdesine sevdiklerinin isimlerini kazıyan genç âşıklara... Çünkü o, sevginin bir varoluş sebebi olduğunun farkındaydı. Sevginin gücünün her zaman dillere dolandırıldığından daha da tesirli bir güç olduğunu biliyordu ama bu güçten faydalanmanın yolunun \"sevgi her şeyi halleder!\" deyip yan gelip yatmak yerine bunun için emek vermekten geçtiğini söylüyordu yüreği... Sevgi ve onun çocukları arkadaşlık ile dostluk emek istiyorlardı. İşin özü, faydalanmak için değil; faydalı olmak için ilişkiler kurmaktı. Almayı beklemek değil; beklemeden verebilmek önemliydi. Her alanda olduğu gibi hayatın da; onun bir parçası olan aşkın da temelinde bu vardı. Kalın gövdesinin aksine ince bir yüreği vardı onun da... Yüreği kırılmıştı. Çünkü, dallarının kırılmış olduğu ve mevcut dallarının da yuva yapmaya elverişli olmamaları yüzünden, o çok istese de hiçbir kuş dallarına yuva yapmamıştı o güne kadar... Dahası, değil yuva yapmak dallarına konmamışlardı bile... Bu kırıklık, esen rüzgârlara dayanamayıp gövdesinden kopan dallarından daha çok acı veriyordu ona... Hele kurtlar... Gövdesini içten içe yiyip bitiren kurtlar, çürütüyordu içini iyiden iyiye... Onlara bir şey yapamamanın çaresizliği içinde, kaderine razı, bekliyordu. Yaz gelmişti yine... Kuşların cıvıltısı, yüreğini bin bir sevinçle dolduruyor, her şeye rağmen ayakta olmak onu mutlu ediyordu. Günlerden bir gün, küçük bir kuş geldi kondu dalına... Şaşırmıştı. \"-Merhaba...\" dedi kuş o incecik sesi ile... \"-Merhaba\" diye cevap verdi ağaç sevgi dolu bir ifade ile..
Günler geçiyordu. Kuş, hemen hemen her gün gelip konuyordu ağacın dallarına... Uzun uzun konuşuyordu onunla... Ağaç, içinde duyduğu o engin huzur ve neşe ile her geçen gün kendini biraz daha iyi hissediyordu. Daha önce hiç tatmadığı bir duyguydu bu... Sevildiğini hissediyordu. Muhabbetin o engin kanatları ile uçtuğunu hisseden yüreğinden gelen bir ses, hayâllerinin gerçek olup yakında onun dallarında da bir yuva olacağını söylüyordu. Bununla beraber kış geldiğinde \"Sürmeli\" adını taktığı minik kuşun bir başka ağaca yuva yapma ihtimalini düşünmek, onu yaz sonuna kadar beklemekten alıkoyuyordu. Artık kararını vermişti; ne pahasına olursa olsun, ondan dallarına yuva kurmasını isteyecekti.
\"-Sürmeli, sana bir şey söylemek istiyorum.\" Esen rüzgar dan mı, yoksa içindeki garip heyecandan mı bilinmez, içi ürperiyordu. Derin bir nefes aldı ve gayet net bir şekilde uzun uzun konuştu: \"-Benim dallarıma yuva yapmanı istiyorum senden... Korkma; sadece bu kış değil, beraber olacağımız her an, seni yağan kardan, esen deli rüzgar dan her ne pahasına olursa olsun koruyacağım. Bunun için sana bütün varlığımla söz veriyorum....\" diye başlayan konuşma daha da heyecanlı cümlelerle devam etti. Sonunda kuşcağızın yüzünde buruk bir ifade belirdi ve hiçbir şey söylemeden uçtu, gitti.
O günden sonraki her gün, ağacın Sürmeli´yi bekleyişi devam etti ama o, bir cevap vermek şöyle dursun, eskisi gibi ağacımızın etrafında uçmadı bile... Sonra sonbahar geldi sert ve soğuk rüzgârlarla... Ama o hâla bekliyordu. Derken, yine gözleri ufuklarda dalgın ve düşünceli bir halde olduğu bir gün onu görür gibi oldu. Heyecanlandı; kalbinin yeni bir ümitle çarptığını hissetti. Evet oydu, bu ufukta görünen ve ona doğru uçmakta olan Sürmeli´nin ta kendisi idi. Heyecanı, artık iyice ona doğru yaklaşan Sürmeli´nin üzerinden geçip güneye doğru uçması ile sona ermişti. Gönül verip üzerinde yuva kurmasını istediği kuş, meğerki bir göçmen kuştu.
Alper Şirvan
FELSEFE AĞACI
Neredeyse bir saattir durmadan koşuyordu. Nefes nefese kalmıştı. Biraz soluklanmak için durdu. Arkasına dönüp kendisini takip edenlere baktı. On dakika kadar sonra kendisine yetişmiş olacaklardı. Dizleri üzerine çöktü ve başını yere doğru eğdi.
Bıkmıştı artık bir ömür boyu düşünceleri yüzünden insanlar tarafından dışlanmaktan... Hep aynı olaylar olurdu. Önce bir köye gelir, oradaki hana ya da kahveye girerdi. İyi bir hikayeciydi. Bir hikayeye başladığında etrafında yavaş yavaş bir kalabalık birikmeye başlardı. Köy insanları sakin ve tekdüze hayatlarını renklendiren böyle hikayecileri çok severlerdi.
Hikayesini bitirdikten sonra etrafındakilerle anlattıklarını tartışmaya başlardı. Karşındakilerin bu sayede salt dinleyici olarak kalmalarını engellerdi.
Düşünmelerini sağlayarak onları biraz sonra açacağı tartışmaya hazırlardı.
Kendisini bir bakıma bir kılavuz olarak görüyordu. Bu ağaların yönetimi altında yaşayan, imamların sözünden dışarı çıkmayan insanları düşünmeye sevk edecek, onlara kendilerini bir birey olarak hissetmelerini sağlayacak yolu gösteren bir kılavuz. Bunu ilahi bir görev olarak kabul etmişti. Her insan Tanrıya karşı tek başına sorumlu olduğunu, bu yüzden sadece kendi yaptığı, kendi inandığı şeylerin sorumluluğunu taşıması gerektiğini insanlara anlatmalıydı. Hayattaki amacının bu olduğuna inanıyordu.
Bu yönde başlattığı tartışmalar hep iyi sonuç verirdi. Ustalıkla öncelikle konuya dolambaçlı bir yerden girer, sonra istediği şekilde yönlendirerek en azından insanların kafasında soru işaretleri yaratmayı başarırdı. Zaten bağımsız düşünebilmenin temel yolu kafadaki soru işaretlerine yorum getirebilmektir diye düşünürdü. Yorumları genellikle dinleyicilere bırakarak o köyden ayrılırdı; tecrübeleri daha fazla kalmasının kendisi için pek güvenli olmadığını göstermişti.
Bu son geldiği köyde etrafındakilerle son derece radikal bir tartışma açmıştı. Etrafındaki insanlar onu onayladıkça daha da coşmuş, onlara başkaldırmayı öğütlemeye başlamıştı. Ne yazık ki bir süre sonra ağanın adamları gelmiş, tekme tokat etrafındaki kalabalığı dağıtmışlardı. Az önce kendisini dinleyenlerden, onu onaylayanlardan hiçbiri onlara karşı çıkmamıştı. Bu onu ağanın adamlarının davranışlarından daha çok yaralamıştı.
Sıra kendisine gelmeden kaçmıştı. Bütün gücünü bacaklarına vererek koşmuştu. Bu olay ilk defa başına gelmiyordu. Daha önceki benzer olaylarda ya sığınacak bir kovuk bulmuş ya da peşindekiler onu izlemekten vazgeçmişti.
Bu sefer öyle olmamıştı. Arkasındakilerin onu yakalamaya kararlı oldukları belliydi. \"O halde...\" diye düşündü. Etrafındaki yeni açmış çiçeklere göz gezdirdi ve sonra da mavi gökyüzüne doğru kaldırdı bakışlarını. \"Ölmek için güzel bir gün\" dedi kendi kendine. Sırtındaki torbadan yatağanını çıkardı. Dudaklarında acı bir gülümsemeyle, gözlerinde kararlı bir bakışla, elinde güneş altında ölümcül bir şekilde parlayan yatağanıyla onları beklemeye başladı.
Hikayeciyi gömmeye tenezzül bile etmediler. Adamların başı olan kahya cesedin yanına geldi ve üzerine tükürerek, \"Köpoğlu, bizi iyi uğraştırdı.\" dedi. İki kişi kaybetmişlerdi. Hikayecinin cesedini hayvanlara bırakarak, ölülerini de yanlarına alarak köyün yolunu tuttular.
Yıllar sonra hikayecinin öldüğü yerde bir ağaç vardı. Bir gün iki gezgin bu ağacın yanına geldiler ve onu hayranlıkla seyrettiler. \"Ne kadar da yalnız ve mağrur.\" dedi gezginlerden biri. \"Etrafındaki ağaçlara hiç benzemiyor. Bu yakınlarda hiç böyle bir ağaç görmemiştim.\" diye ekledi diğeri. Gerçekten de bulunduğu özel olarak ağaçlandırılan alandaki ağaçlara hiç benzemiyordu. Etrafındaki birbirlerine benzer şekilsiz ağaçlardan çok farklıydı. Bir kişiliği var gibiydi. \"Sanki gururlu duruşuyla etrafındaki ağaçlara örnek olmak istiyor gibi.\" dedi ilk konuşan gezgin. Elini ağaca uzatmasıyla çekmesi bir oldu: \"Ne kadar da sert yaprakları var. İğne gibi batıyor.\". Diğer gezgin düşünceliydi: \"Sanki kimseyi kendisine dokundurtmak istemiyormuş gibi. Kendisini iyi koruduğuna şüphe yok.\". Ağacı biraz daha inceledikten sonra ekledi: \"Rüzgarda eğilmemiş bile; baksana dimdik duruyor. Hiçbir şeyin kendisini eğmesine izin vermeyeceğe benziyor. Ne dersin bu ağaca bir isim vermeli, soyluluğuna, görkemine uygun bir isim.\". Fazla düşünmelerine gerek kalmadı. Ona \"Felsefe Ağacı\" adını verdiler.
Simyacılar felsefe taşı denilen maddeyi kullanarak kurşundan altın elde ederler. Kim bilir belki de Felsefe Ağacı da koyundan insan elde etmekte kullanılır günün birinde.
Beden ölebilir, ama ruh ölümsüzdür. Bazen bir ağacın içinde de yaşamaya devam edebilir ve soyluluğunu, gururunu bu halde yaşarken de gösterir.
İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır. İKSİR AİLESİ
HAZIRLAYAN: Araştırmacı Biyolog Yaşar YENİ